Bu Blogda Ara

9 Şubat 2014 Pazar

Geçmiş zaman olur ki



      Bazı insanların ne olduklarını tahmin edemezsiniz; nereden gelip nereye gittiklerini de hayat yolunda... 
   
   Altı yıl öncesine gidelim şimdi; soğuk laboratuar mahzenine, Anadolu yakasının en güzel üniversite kampüsüne hem de. Birinci sınıfız daha ama dönemi yarılamışız. Konuşmayı oldukça seven hatta konuşmadan duramayan tatlı bir kadın asistan bir şeyler gösteriyor bize, birazdan uygulayacağız. Bu işlerde birtakım teknikler vardır efenim beheri şöyle sallayacaksın bilekten, tıpkı perküsyonda ses çıkarabilmen için yaptıkların gibi falan... Deney tüpüyle uğraşımızı verdikten sonra pamuk kapatmak gerekiyor ağzına fakat işte öyle bir teknik ki tabiki ilk seferde başaramadığın ama yıllarca uğraşırsan da su içmek gibi oluveren, yüzükle serçe parmağın arasında steril tutman gerektiği... Dediğim gibi beş kişilik grupta hiçbirimiz yapamıyoruz o an bunu. Vee geliyor muhteşem benzetme "Allah dağına göre kar verirmiş." Ne alaka demeyin! Bulunduğumuz fakültede neredeyse değişmez kural olan öğrencilerin %80 inin Tıp isteyip de olmayınca geldikleri bölümdeyiz çünkü ve bu işlem sonucunda orada da beceremeyeceğimize kanaat getiriyor, görüyor ki ona göre burada olmamız isabet olmuş :).

7 Şubat 2014 Cuma

Umut




Diyorlar bunun adına hep bir şeyleri umarak, bekleyerek yaşıyoruz. Yaklaşık bir yıldır sevdiğimin nöbetleriyle benim vaktimin uyuşmasını bekliyorum, çoğu zaman olmuyor. Bundan vazgeçip onun zamanının artmasını umuyorum, hevesle beklediğim konserler yamacıma gelsin diye bekliyorum, Oscar'a aday filmler şehrime gelsin istiyorum, başvurular yapıp sonuçlarını bekliyorum, istediğim uzmanlığı bulacağımı umuyorum. Umut ediyor bekliyor, ulaşıyor, hayal kırıklığı yaşıyor yine bekliyor yine umuyorum zaman geçiyor...

30 Ocak 2014 Perşembe

Denizde dans



Abartılı haller dışında ki bu çok istisna bence, ünlülerin toplumu bilinçlendirme, bir konuya dikkat çekme gibi bir sorumluluğu olduğunu düşünenlerdenim. Ne yazık ki bazen, iki kişinin söyledikleri aynı olsa da bildiğimiz, güvendiğimiz, tv'da sıkça gördüğümüz kişilerin ağzından çıkanlar daha etkili olmakta. Yunus örneğinden yola çıkarak tüm hayvanların yaşam alanlarında özgür bırakılmalarını destekliyorum. Bu filmden haberdar değildim ve içindeki bazı bilgilerden de. Burayı takip eden bir Dost'umun ricasıyla izledim ve bilgilendim, kendisine teşekkürlerimi sunarım. :) 



Barış abi


   
   Özlemişim Barış Manço'yu. Açtım şarkılarını hemen; o her zaman duyduğumuz, bildiğimiz değil de böyle şarkısı da mı vardı, diye inceden hatırladıklarımızı dinlemek istedim. Ölüm yıldönümü yaklaşmışken acısı içime doğmuş olsa gerek...Mayıs ayında çıkan İmza:Karın kitabında eşinin ona yazdığı hüzünlü bir mektup da bulunmaktaydı ve bu kitapta yer almayacağım İmza serisinin üçüncüsü İmza:Ben şubat sonu gibi çıkacak, hatırlatmakta fayda var. 

26 Ocak 2014 Pazar

Persona


                                                  
 Bilinçakışımı durdurmasın diye karalama mahiyetinde yazdığım şekli daha samimi geldiği için değiştirmedim her ne kadar imla kısmı beni rahatsız etse de,affola...

   Yıl 2008 olmalı adını ilk duyduğumda.benim için çok da umut vaad etmeyen sıkıcı filmler kategorisinde anlatıldığında fazla ilgimi çekmemişti açıkçası.sonradan geliştirmek istediğim sinema izleme/anlama potansiyelime faydası olsun diye ve izlemeden ölmemem gerektiği kafama yıllar içinde kazındıkça bugünkü cesareti bekledim hep.meğer anlatıldığı kadar sıkıcı,donuk,anlaşılmaz değilmiş. ya da hep savunduğum tam zamanıymış.hem bilgisel hem de duygusal altyapımın tamamlanması gerekiyormuş.
   
  bugünlerde psikiyatri stajını alan ev arkadaşımla, bir sınavı daha atlatmış olmamın verdiği yorgunluğa ödül olarak izlemeyi teklif ettim ki kendisinin sinema bilgisi üst düzeydedir. kanayan yaram psikiyatriye tuz basmamasını umarak izlemeye koyulduk.
   
   o nasıl bir filmdi öyle.bir kere bana anlatılandan çok farklıydı.ilk dakikadan itibaren konusuyla, beni içine aldı.gitgide, filmin içine girdiğimi hissettikçe de neler olacağını merak edip durdum. 1966da tabii siyah beyaz çekilen filmde, topu topu 4 oyuncu var, belki bu da dikkatimizin dağılmamasında etkendir diye düşünüyorum.
   
  başlarken,biterken ve aralarda yönetmenin koyduğu birtakım imgeler var bunların da bazılarına anlam veremedik, en son cevaplandıramadığımız için içimizin içimizi yediği şey de budur bir an Bergman'a da soramıyoruz ki adam artık yaşamıyor raddesine geldik neredeyse. zaten yönetmen sanki kafamızda sorular dönsün, kesin cevap bulamayalım diye çekmiş bu filmi.belki de güzelliği buradadır diye düşündük hatta bu kült filmin.

   hastaneye genç,güzel bir kadın yatırılıyor-psikiyatri kliniğine. aktris Elizabeth Electrayı oynarken birden susuyor, sonra gülmeye başlıyor fakat o günden sonra da hiç konuşmuyor. kendisiyle ilgilenmek üzere bir hemşire, Alma görevlendiriliyor. A. ilk günlerde ne yaptıysa konuşmayan E. le A.yı doktor yazlık evine gönderiyor. zaman geçtikçe birbirine ısınan iki kadın E. konuşmamasıyla günlerini geçiriyor lakin A. bir akşam içerken E.e içindekileri dökmesiyle farklı bir boyut kazanıyor. A. de anlam veremiyor daha yeni tanıdığı bu kadına güvenip adeta içindekilerin ağzından çıkmasına, onun için ne denli önemli, içini yiyen bir kurt olduğuna. ertesi gün E. dr.a mektup yazıyor bunu da A. dayanamayıp okuduğunda kendisinden bahsettiğini görünce E.e olan güveni sarsılıyor. içinde ona karşı öfke, nefret, hırs birikiyor ve gidip bunun öcünü almak istiyor. E. yine sessizliğini bozmadan A.ysa monologlarına devam ediyor. belki de karşısındakinde tanıyor kendini... yönetmen bu aşamadan sonra kişilik bölünmesini gerek çekimleriyle gerekse oyunculukla öyle güzel veriyor ki bunu yaşayan insan çıldırmaz da ne yapar diye soruyorsunuz kendinize. bu gibi soruları psikiyatri stajını alırken de sorduğum için belki de birçok insanın kastettiği yıkıcı olmaktan çıkıyor film benim için. Filmi izlerken E.in bölündüğü karakter A.oluyor fakat bittiğinde düşünüyorum, Alma'nın içindeki bu güzel, yetenekli kadın olma isteğini E.i görünce bilincine gelip onu adeta parçalamak, yok etmek isteğiyle dolup taştığını gösteriyor da olabilir...Biz de öyle yaptık zaten film bitti, belki bir film süresi daha konuştuk, nette de gezindik, düşündükçe okudukça başka başka yerlere gittik, başka ayrıntıları fark ettik. Katman katman çözüldüğünü hissettikçe daha da büyüdü film gözümüzde, iyi ki izlemişiz dedik. 
   
   Tavsiyemdir, "ne anlatıyor"dan çok "nasıl anlatıyor" u görmek için, söylenmeyenleri hissetmek, belki de kendinizde farkedemediklerinizi görmek için!

19 Ocak 2014 Pazar

Yeni yeni...



Bir arkadaşım paylaşınca dinledim bu şarkıyı, konserlerinde söylememişlerdi oysa ne güzelmiş. Sahi biz eskiden nasıl öğreniyorduk şarkıları, farklı müziklerden nasıl haberimiz oluyordu? Şimdi her dakika içinde olduğumuz sosyal ağlarla da örülmemişti o zaman etrafımız halbuki...



                                                     2012 İzmir Kitap fuarında çektiğim Kürk Mantolu Madonna'yla S.Ali

   Yeni yıl bereketli geldi. İlk günlerde aylardır sürüklenen romanımsı kitabımı bitirip başka bir kitaba da "okundu" tikini atmış oldum. Hiç aklımda olmayan, bir arkadaşın elinde gördüğüm bunu da okumam gerekiyor dediğim bir kitapla; Sabahattin Ali-Kuyucaklı Yusuf ile.

   Yazarla ilk tanışmam Narçiçeğimin bana hediyesi Kürk Mantolu Madonna ile olmuştu. Çok severek okursun, hala okumadıysan okumalısın, dediği kitaptan gerçekten de umduğu tadı almıştım. Bir kitapsever olarak sanırım nadirdir birine önerdiğiniz kitabın değerini bilerek ya da aynı hazzı alarak okumak... İlk fark ettiğim 1930'lu yıllarda yazılmış fakat günümüz diline oldukça yakın oluşuydu. Bu anlatım dilinin sadeliği Kuyucaklı Yusuf'ta da ön planda. Konuya gelirsek, ailesini küçük yaşta kaybeden Yusuf'a kaymakam sahip çıkıyor ve bundan sonra babası bildiği adam ve ailesiyle şehir şehir dolaşarak büyüyor. Bu esnada kendini etrafa kabul ettirişleri, dönemin yaşayışları, insanların kontrolde tutmaya çalıştığı duygularını okuyoruz. Detaya girmek istemiyorum çünkü güzelliği ayrıntılarında... Defalarca "Bazı şeyler nasıl da hiç değişmiyor" dediğim hüzün dolu ama bir o kadar da keyifli ve merak uyandıran bir okuma süreci geçirdim. 221 sf'lık bu kitabı okumayı geciktirdiğim için de kendime kızdım. 

   Hiç adetim olmadığı halde şu paragrafı saklamak, ileride anımsamak üzere yazmaktan kendimi alamadım, umarım benim için de bir alışkanlık olur artık :) bu not alışlar...
   "...Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi önlerine ilk çıkanla evlenirler..."

10 Ocak 2014 Cuma

Bir süreliğine



   Var olacak bu yazı. Zamanı geldiğinde kendini imha edecek(etmemesi temennim tabii). Nereden nereye geldik biz, peki ya nereden nereye geldim ben?
Vuslata bir günden az varken, kalan saatleri saymak...Uyuyamamak...Yok yok bir an önce uyusam da zaman çabuk geçse demek...Yastığın köşesine sinen kokusunu bulmaya çalışmak... Benim yapacağım şeyler değildi bunlar, ne yaptın bana söylesene sevgili?