Bu Blogda Ara

16 Ekim 2014 Perşembe

Bulanık



Dün gece "sanki bildik yüzler" kategorisine bir kişi daha ekledim rüyamda. Uyandığımda içim ısınmıştı soğuyan güz sabahına inat. Hep karşılaşıyormuşçasına yüzünü gördüğüm adam ilkti.Yıllar sonra kayboldu, yerine ara ara beliren güzel mi güzel bir kız bebek/çocukla şirin mi şirin sevgi dolu küçükadamı bıraktı. Sevdiğimin gelmesiyle sanki o adamın kaybolduğu suratı böyle çocuklarda birleşiyordu zaman zaman. Tuhaf ama akıyordu sevgimiz, karşılıklı. Bebeğin karşısında ilk gördüğü anne gibi gözlerimi görüyorlardı karşılıklı şükür edercesine. Birbirine iyi gelmek gibi ya da iyi ki geldikleri için mutluydum. Tuhaf; tam da sağlıklı çocuk beklemek, sağlıklı çocuk doğurmak ve yetiştirmek ne kadar zor dediğim zamanlarda! 

15 Ekim 2014 Çarşamba

28 Eylül 2014 Pazar

Bekledim de gelmedin



Beklentilerimi en aza indirme konusunda kararlıydım oysa ki uzuuun bir süredir. Gel gelelim söz konusu kişiler çok yakınımdakiler olunca durum değişiyor ister istemez. Nasıl değişmesin; canınızın içinden bir parça olarak gördüklerinize dış kapının mandalıymışçasına "amaan olduysa nolmuş" denemez sanırım. 

Bekleyip de gelmemek mi, yaşanan hayal kırıklığı mı daha ağır bilmiyorum. Bundan sonrası daha da fena. Bu hayal kırıklığının tekrarlanacağı korkusuyla devam edebilmek(?), olan oldu deyip çekip gitmek; gitmekle olan biten hafızadan silinir mi peki?

17 Eylül 2014 Çarşamba

Özlediğim




   Ah İstanbul...
   Tam da şu ara "özlemedim seni, alıştım buralara, artık uzaksın bana, tercih etmiyorum, bir ara uğrarım tabii, ne yazık ki çok kalabalıksın..." derken, bu şarkıyı dinledim ve seni ne kadar özlediğimi anladım. Elle tutulur herhangi bir şeyim kalmasa da sende, sevdiklerim bir bir başka yerlere taşınsalar da emin oldum artık bir şekilde bağlanmışım sana. Aramızda yüzlerce km. varken burnumu sızlatan anıların hala taze.
   O günler uzak da olsa bir gün yine sana kavuşmayı bekleyeceğim!

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Bıktım

kendimden; kendi ürettiğim bahanelerden.
sıcaktan bunaldım.
tüm enerjimi çekip almasından yoruldum.
yeni durumuma alışmaya çalışırken bkz.intörn olmak, sadece kendini düşünen insanlarla hayatıma devam edecek olma gerçeğinden korktum.
isteksizim hedeflerimi gerçekleştirmede.

durasım var sadece yatasım, mayışmış bir şekilde yatakta; yok kitap falan da okuyasım. tam hızımı almışken en hevesli yerinde, yarım bırakılmış bekletmekteyim romanı.
tüm bunların bahane olduğunu bilip de yine kendime kzıyorum.

tatilsizlikten hep bunlar...ama maşallah bi yerimde de oturmadım, böyle dediğime bakmayın. Çat eski dostlar buluşuyoruz hoop Çeşmedeyim. yok sevdiğimi özledim, bu geceyi ona ayıralım.
araya ing. kursu sıkıştırmayı ihmal etmedim. dedim İstanbul'daki günlerini hatırla, ne kadar sıkışık o kadar işi bitmiş say.

sonra okul arkadaşımız, ardından sürekli seslerini duyduğum üst komşumun vefat haberi beni kendimden geçirdi.
vay efendim, dünya boş, sevdiklerimize, kendimize zaman ayıralım falan. hayır sanki başkası zorladı beni burada olmaya. kendin istedin kızım, gerektirdileri neyse ya pa cak sın!

neyse araya hasta iletişimi girer çoğu zaman, bi kendine gelirsin falan dersin ki tamam az kaldı bak olacak; "hemşire değilim dr.um ben" cümlesini de eksik etmeden.

tatil yapamamıştık ya hani, hazır havalar da sıcakken gidelim bari denize iki yüzer geliriz, deriz ama ne mümkün bunu da bir kenara atalım diyebilmek,benim aklımdan yine çıkmıyor ki, eve vardığımdan beri "bir daha ne zaman gidebiliriz" planları...daha büyük ve uzun seyahatlerden bahsetmiyorum bile, yoksa küçük çaplı bi depresyon sebebi!

tarihi unutmayalım; evet ilk ing. sınavına 15 gün kalmış, kelimelere baksak yetermiş, hangi biri ne kadar akılda kalıyorsa...
aa tarih demişken 15ini geçirmişiz, ilk maaş avuntumuzu da alıp sevindik mi, bizden mutlusu yok...
tabii onun da gideri belli ya neyse...reel yaşama dönüyoruz mecburen.

aslında olacak belli, sanki ilk kez yaşıyormuşum gibi bu zorunlulukları can sıkmaya gerek yok. kursa gidilecek, aralarda çalışılacak, minimum sosyal hayat maksimum özveri.
Bu kadar basit!

1 Haziran 2014 Pazar

Yağmurla gelen



   "Bu yağmurlu güne en yakışanı bulduğun her öykü kitabını suya kanar gibi okuyup bitirmek bir oturuşta" diye yazmıştım yaklaşık bir ay önce Twitter'a. Doğaya ne kadar verimli olduğunu kestiremem bu yağmurların ama benim okuma saatlerime elverişli olduğu kesin. Okuduklarımı kaydetmeye yetişemedim diyeyim, siz anlayın. Şaka bir yana güzel bir öykünün tadına varınca insan yeniden yeniden başlamak istiyor bir başkasına. 


   Anlatacağım öykü kitabı uzun zamandır meslektaşım olması vesilesiyle takip ettiğim selgingb 'ye ait; İğneler. On dört öykünün her birinde bir iğne çeşidi yer almakta. Öykülerde bir kış havası bana eşlik etti yaşanmış pazar huzursuzluğuyla beraber. Çok tanıdık karakterlerle selamlaşıp, hiç rastlamadığım, bilmediğim insanları tanıyıp sayfaları çevirdim. Huyum kurusun aldığım gibi karıştırmaktan kendimi alamayıp sıra nedir dinlemeden okumaya başladım: Ses, Harita, İğde, Ayaz, Kelebek, Emekli Aylığı, Ziyaret, Dekolte, Gülru, Süt, Kar, Nasip, Guguklu Saat ve O Şarkı. Son okuduğumdan mı bilmem ama O Şarkı öyküsünün tadı damağımda kaldı...Böylece yeni bir yazar daha katıldı kitaplığıma ve ilk kitabı Lezzetli Öyküler de alınacaklar listeme :) . 

30 Mayıs 2014 Cuma

Bir Evlilikten Manzaralar


   Bazı nesneler vardır sizde anıların sayfasını açabilir. Ben de dün şöyle bir şey gördüm:
                               

Ve aniden Issız Adam'daki Ada'nın alt üst olduğu ana gittim. Ardından nette gezinmeye devam ettim, onu unuttum ya da ben unuttuğumu sanarken aslında bilinçaltımda bir şeyler canlandı bilemiyorum.(Yaşadıklarıma gizemli bir hava vermeyi severim) Uzun zamandır ne gördüğüm ne de konuştuğum bir arkadaşımla yazıştık, yine bir araya gelince illa ki değindiğimiz kadın erkek ilişkilerine değindik artık onlar değil biz-siz çerçevesinde. Ardından kendimi Bergman'ın "Bir Evlilikten Manzaralar" filmini ararken buldum. Ha tabii bunda Ayfer Tunç'tan şu okuduğum yazının payı da büyük. Uzuunca aramadan sonra nihayet filme ulaştım fakat 169 dk.uzunluk gözümü korkutmadı değil. Vazgeçmem halinde ders çalışma gerekliliği doğacağından, ders çalışmamak için yapılan hareketler felsefesine tabiki sadık kalacaktım. Zaten bu uğurda da uzun gibi görünen zaman nasıl geçti anlamadım, vallahi!
   

 Film, bir on yıldır evli bir çiftin röportaj verişiyle başlıyor. Evliliklerinin ne kadar iyi olduğunun reklamı olacak cinsten. İkisi de belli entelektüel düzeyi olan insanlar; kadın aile hukukçusu iken erkek de psikoteknik alanında araştırmacı.Derken bir gece seyahatten döndüğünde adam, eşine ondan ayrılmak istediğini söylüyor çünkü genç bir kadına aşık olmuştur. Bu esnada adamın kızgınlığı göze çarpıyor, altında bastırmak istediği suçluluk duygusuyla. Acele verilen bir karar olduğunu düşünen karısını tersliyor, çünkü bir an önce terk etmeli evi, ona karşı hissettiklerini fark ettirmeden oradan gitmeli. Ayrılma işlemleri sürerken birbirlerini görmüyorlar fakat adam döndüğünde aralarındaki çekime de karşı koyamıyorlar. Özlem bastırırken iyice adam taze aşkının da bir kadın olduğunun farkına varıyor aslında ve evlilikte yaşanan sorunların başka suretlerde yine karşısına çıkabileceğinin. Aşk, tutku gibi duyguların bir çırpıda silinemeyeceğini izleriz biz, yavaş yavaş eski eşin gizlice buluşulan aşık yerine geçtiğini... 
  
   Adamın aldattığını açıkladığı sahne var bir de; kadın naif, hiçbir şeyden habersiz eşine yiyecek bir şeyler hazırlamış, kendi de atıştırmaktayken duydukları karşısında adeta boğazı düğümleniyor. İşte orada zihnim yine durmuyor, eskiden izleyip de içimi parçalayan başka bir film sahnesine gidiyor. Ve o filmin yönetmeni bu sahneyi çekerken Bergman'dan mı etkilendi diye sormadan edemiyorum. O film; evet Issız Adam!