Bu Blogda Ara

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Bıktım

kendimden; kendi ürettiğim bahanelerden.
sıcaktan bunaldım.
tüm enerjimi çekip almasından yoruldum.
yeni durumuma alışmaya çalışırken bkz.intörn olmak, sadece kendini düşünen insanlarla hayatıma devam edecek olma gerçeğinden korktum.
isteksizim hedeflerimi gerçekleştirmede.

durasım var sadece yatasım, mayışmış bir şekilde yatakta; yok kitap falan da okuyasım. tam hızımı almışken en hevesli yerinde, yarım bırakılmış bekletmekteyim romanı.
tüm bunların bahane olduğunu bilip de yine kendime kzıyorum.

tatilsizlikten hep bunlar...ama maşallah bi yerimde de oturmadım, böyle dediğime bakmayın. Çat eski dostlar buluşuyoruz hoop Çeşmedeyim. yok sevdiğimi özledim, bu geceyi ona ayıralım.
araya ing. kursu sıkıştırmayı ihmal etmedim. dedim İstanbul'daki günlerini hatırla, ne kadar sıkışık o kadar işi bitmiş say.

sonra okul arkadaşımız, ardından sürekli seslerini duyduğum üst komşumun vefat haberi beni kendimden geçirdi.
vay efendim, dünya boş, sevdiklerimize, kendimize zaman ayıralım falan. hayır sanki başkası zorladı beni burada olmaya. kendin istedin kızım, gerektirdileri neyse ya pa cak sın!

neyse araya hasta iletişimi girer çoğu zaman, bi kendine gelirsin falan dersin ki tamam az kaldı bak olacak; "hemşire değilim dr.um ben" cümlesini de eksik etmeden.

tatil yapamamıştık ya hani, hazır havalar da sıcakken gidelim bari denize iki yüzer geliriz, deriz ama ne mümkün bunu da bir kenara atalım diyebilmek,benim aklımdan yine çıkmıyor ki, eve vardığımdan beri "bir daha ne zaman gidebiliriz" planları...daha büyük ve uzun seyahatlerden bahsetmiyorum bile, yoksa küçük çaplı bi depresyon sebebi!

tarihi unutmayalım; evet ilk ing. sınavına 15 gün kalmış, kelimelere baksak yetermiş, hangi biri ne kadar akılda kalıyorsa...
aa tarih demişken 15ini geçirmişiz, ilk maaş avuntumuzu da alıp sevindik mi, bizden mutlusu yok...
tabii onun da gideri belli ya neyse...reel yaşama dönüyoruz mecburen.

aslında olacak belli, sanki ilk kez yaşıyormuşum gibi bu zorunlulukları can sıkmaya gerek yok. kursa gidilecek, aralarda çalışılacak, minimum sosyal hayat maksimum özveri.
Bu kadar basit!

1 Haziran 2014 Pazar

Yağmurla gelen



   "Bu yağmurlu güne en yakışanı bulduğun her öykü kitabını suya kanar gibi okuyup bitirmek bir oturuşta" diye yazmıştım yaklaşık bir ay önce Twitter'a. Doğaya ne kadar verimli olduğunu kestiremem bu yağmurların ama benim okuma saatlerime elverişli olduğu kesin. Okuduklarımı kaydetmeye yetişemedim diyeyim, siz anlayın. Şaka bir yana güzel bir öykünün tadına varınca insan yeniden yeniden başlamak istiyor bir başkasına. 


   Anlatacağım öykü kitabı uzun zamandır meslektaşım olması vesilesiyle takip ettiğim selgingb 'ye ait; İğneler. On dört öykünün her birinde bir iğne çeşidi yer almakta. Öykülerde bir kış havası bana eşlik etti yaşanmış pazar huzursuzluğuyla beraber. Çok tanıdık karakterlerle selamlaşıp, hiç rastlamadığım, bilmediğim insanları tanıyıp sayfaları çevirdim. Huyum kurusun aldığım gibi karıştırmaktan kendimi alamayıp sıra nedir dinlemeden okumaya başladım: Ses, Harita, İğde, Ayaz, Kelebek, Emekli Aylığı, Ziyaret, Dekolte, Gülru, Süt, Kar, Nasip, Guguklu Saat ve O Şarkı. Son okuduğumdan mı bilmem ama O Şarkı öyküsünün tadı damağımda kaldı...Böylece yeni bir yazar daha katıldı kitaplığıma ve ilk kitabı Lezzetli Öyküler de alınacaklar listeme :) . 

30 Mayıs 2014 Cuma

Bir Evlilikten Manzaralar


   Bazı nesneler vardır sizde anıların sayfasını açabilir. Ben de dün şöyle bir şey gördüm:
                               

Ve aniden Issız Adam'daki Ada'nın alt üst olduğu ana gittim. Ardından nette gezinmeye devam ettim, onu unuttum ya da ben unuttuğumu sanarken aslında bilinçaltımda bir şeyler canlandı bilemiyorum.(Yaşadıklarıma gizemli bir hava vermeyi severim) Uzun zamandır ne gördüğüm ne de konuştuğum bir arkadaşımla yazıştık, yine bir araya gelince illa ki değindiğimiz kadın erkek ilişkilerine değindik artık onlar değil biz-siz çerçevesinde. Ardından kendimi Bergman'ın "Bir Evlilikten Manzaralar" filmini ararken buldum. Ha tabii bunda Ayfer Tunç'tan şu okuduğum yazının payı da büyük. Uzuunca aramadan sonra nihayet filme ulaştım fakat 169 dk.uzunluk gözümü korkutmadı değil. Vazgeçmem halinde ders çalışma gerekliliği doğacağından, ders çalışmamak için yapılan hareketler felsefesine tabiki sadık kalacaktım. Zaten bu uğurda da uzun gibi görünen zaman nasıl geçti anlamadım, vallahi!
   

 Film, bir on yıldır evli bir çiftin röportaj verişiyle başlıyor. Evliliklerinin ne kadar iyi olduğunun reklamı olacak cinsten. İkisi de belli entelektüel düzeyi olan insanlar; kadın aile hukukçusu iken erkek de psikoteknik alanında araştırmacı.Derken bir gece seyahatten döndüğünde adam, eşine ondan ayrılmak istediğini söylüyor çünkü genç bir kadına aşık olmuştur. Bu esnada adamın kızgınlığı göze çarpıyor, altında bastırmak istediği suçluluk duygusuyla. Acele verilen bir karar olduğunu düşünen karısını tersliyor, çünkü bir an önce terk etmeli evi, ona karşı hissettiklerini fark ettirmeden oradan gitmeli. Ayrılma işlemleri sürerken birbirlerini görmüyorlar fakat adam döndüğünde aralarındaki çekime de karşı koyamıyorlar. Özlem bastırırken iyice adam taze aşkının da bir kadın olduğunun farkına varıyor aslında ve evlilikte yaşanan sorunların başka suretlerde yine karşısına çıkabileceğinin. Aşk, tutku gibi duyguların bir çırpıda silinemeyeceğini izleriz biz, yavaş yavaş eski eşin gizlice buluşulan aşık yerine geçtiğini... 
  
   Adamın aldattığını açıkladığı sahne var bir de; kadın naif, hiçbir şeyden habersiz eşine yiyecek bir şeyler hazırlamış, kendi de atıştırmaktayken duydukları karşısında adeta boğazı düğümleniyor. İşte orada zihnim yine durmuyor, eskiden izleyip de içimi parçalayan başka bir film sahnesine gidiyor. Ve o filmin yönetmeni bu sahneyi çekerken Bergman'dan mı etkilendi diye sormadan edemiyorum. O film; evet Issız Adam!

    

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Son günler=zor günler




Gün geçmiyor ki rahat bir nefes alalım güzel ülkemizde. İhmal, cinayet, adam kayırma, sebepsiz ölümlerden kahrolurken ne tam anlamıyla yaşayabiliyoruz ne de keyif kalıyor bizde giden Can olunca...

13 Nisan 2014 Pazar

İmza:Ben çıktı!



Bu güzel üçlemenin bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyduğum serinin son kitabı çıktı, hatta ilk baskısı tükendi. 21 Nisan'daki İzmir Lansmanı'nda, olmazsa 22 Nisan TÜYAP İzmir Kitap Fuarı Destek Yayınları standında buluşmak üzere :) 


KOLEKTİF KADIN MEKTUPLARI SERİSİ NOKTAYI KOYUYOR:
“İMZA: BEN”
Kadınlara son bir söz söyleme fırsatı sunulursa…
Babalara yazılan mektuplardan oluşan “İmza: Kızın”la başlayan serüven, geçen sene bu zamanlar kocalara, eski eşlere, hayali prenslere yazılan mektuplardan oluşan “İmza: Karın” ile devam etmişti. Seri, kadınların “İmza Ben” diyerek imzaladıkları ve “son bir söz” söylemek istedikleri kişilere yazdıkları mektuplarla sona eriyor. Canan Tan, Cemre Birand, Çiçek Dilligil, Derya Baykal, Ece Vahapoğlu, Esra Harmanda, Nazlıcan Özkan, Sevinç Erbulak, Şafak Pavey, Yonca Tokbaş  gibi 154 kadının geçmişleriyle, gelecekleriyle, kendileriyle, sevdikleriyle, sevmedikleriyle hesaplaştıkları mektupların  bir araya gelmesiyle ortaya çıkan “İmza: Ben”, kitapseverler ile buluşuyor.
Kitapta mektuplarına yer verilen kadınlar, serinin ilk kitabı “İmza: Kızın” derken hayatlarındaki ilk erkek olan babalarına mektuplar yazmışlardı. Yanlarında olan, olmayan veya bir kez dahi göremedikleri babalarına. Kimi teşekkür etti, kimi kırgınca “Sana ihtiyacım vardı. Neredeydin?”dedi. Kimi erkenden göçüp gidenlerin arkasından gözyaşı dökerken, bir baba gölgesi bile hissetmeyenler “Kulağıma küpe olacak bir sözünüz bile gelmiyor” diye hesap sordu.
Sonra kız çocukları büyüdü, hayatın içinde kadın olarak durmayı öğrendi. Bu sefer “İmza: Karın”’da sözümüz “o adama”ydı. “Ruh eşim” deyip aşkla dolu olandan “Mezarına gelip bu mektubu okuyacağım” deyip nefretini kusana kadar geniş bir yelpazede mektuplar yazıldı.
154 kadın, noktayı İmza: Ben diye imzalayarak koyuyorlar. Kime, ne diyecekleri varsa onu diyerek. İmza : Ben’de sevgi bulacaksınız. İmza : Ben’de öfke bulacaksınız. İmza: Ben’de şükür, azim, korku bulacaksınız. İmza: Ben’de hayatın ta kendisini bulacaksınız.
Yazarlarının en saklı hayallerini okuyacağınız kitabın geliri, serinin diğer iki kitabı gibi yine çok güzel bir amaca hizmet için ayrılıyor.  İmza: Ben kitabının telif geliri, görmeyenlerin dünyasında da minik de olsa bir ışık yakabilmek hedefiyle, bu yıl 10. Yılını kutlayan Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı’na (TÜRGÖK) bağışlanıyor. Kitabın ayrıca sesli kitap versiyonu da görme engelliler için TÜRGÖK tarafından oluşturuldu.
Yaşama bir kez daha kadın gözünden bakmak, yüreğinden geçenleri anlamak isterseniz İmza: Ben size eşsiz bir fırsat sunuyor.

 TÜRGÖK HAKKINDA
Görme özürlülerin eğitimleri ile kültürel gelişimlerine ücretsiz hizmet eden, Türkiye’nin ilk ve tek görme özürlüler kitaplığı TÜRGÖK( Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı); yurdumuzda yaşayan görme özürlüler ile yurt dışında yaşayıp da Türkçe bilen görme özürlülerin, yazılı kaynaklara erişimini sağlamak üzere 2004 yılında İzmir’de faaliyete geçmiştir. Görmeyen kişilerin Türkçe okuryazarlık oranını arttırmak, eğitim ve kültürlerine katkıda bulabilmek ve bu amaçla yaşam kalitelerini yükseltmek amacıyla Av. Gültekin Yazgan tarafından kurulan TÜRGÖK, 5000’i aşkın görmeyen üyeye hizmet vermektedir. Kitaplık hizmeti alan  görmeyenler bu vasıta ile kendi kitaplıklarını da  oluşturmaktadır.
Üyelerine sesli ve kabartma (Braille) baskılı roman, ders kitabı, ÖSS, KPSS, SBS, açıköğretim  (lise, ilköğretim) soru bankaları ve sınav testleri  hazırlamaktadır. Ayrıca aylık yayın organları olan; ilköğretim 1. kademe öğrencileri için “Yavru Balarısı” (Braille Kabartma)dergisi 2. kademe öğrencileri için “Balarısı” (Braille Kabartma) dergisi, lise öğrencileri ve yetişkinler için de sesli MP3 formatında “Arkadaş” dergisi hazırlanarak ücretsiz olarak kargo ile adreslerine gönderilmektedir.
Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı, Türkiye’nin her yerine, ayrıca İngiltere, Hollanda, Kıbrıs, Amerika,Almanya’ya ücretsiz ve geri iadesiz hizmet vermektedir.
Tüm bu hizmetler, sayıları 500’ü aşan gönüllü destekçi ve bizlere kuruluşundan itibaren destek olan sponsorlar sayesinde üretilmektedir.
www.turgok.org

11 Nisan 2014 Cuma

Tercih meselesi





   
   Raftan beğenip de satın aldığımız ayakkabı kadar emin miyiz ki seçimlerimizin istediğimiz gibi çıkacağından?..

10 Nisan 2014 Perşembe

Ol-mak ya da ol-ma-mak



   Ara ara aklıma eser merak ettiğim oyunların şehrime gelip gelmeyeceğinin durumunu sorgularım. Yaklaşık altı yıldır görmeyi beklediğim oyunlardan başı çekiyordu Hamlet, tarihi de uygun olunca şansıma bilet bulabildim. Oynanacağı yerin Konak'taki Sakıp Sabancı Kültür Merkezi olduğunu görünce sevinmeme rağmen, oyun hakkında neredeyse tek eleştirimin bu konuda olacağını bilmiyordum. Salon basık, havalandırma yetersiz ve akustiği kötü bulacağımı hiç düşünmemiştim; demek ki diğer organizasyonları genellikle AKM'de izlememin geçerli bir sebebi varmış. 

   Modern bir Hamlet yorumuydu bu. Daha anlaşılır, sade, günlük dilden esintiler, yer yer göndermeler içeren heyecanınsa eksilmediği bir oyun. Klasik tiyatrolarda izlediğimiz öğeler olmayınca "oyun" olarak adlandırmak daha uygun geliyor bana. Oyunculuklarsa beklentimin üzerindeydi hakikaten kısa sürede ünlenmelerine şaşırmamak gerek; başrol oyuncusundan yan rollerine kadar. Başrol Onur Ünsal'ın rahatlığını, sahneye hakimiyetini, kendine güvenini ayrıca sevdim. Böylece alttaki fotoğraftan doğduğunu düşündüğüm Hamlet merakım her ne kadar bu sahne yaşanmasa da dün gece giderilmiş oldu. Keşke bu oyunu Türkiye'de ilk sahneleyen değerli sanatçı Cüneyt Gökçer'den de izleyebilseydim, onu da rahmetle anıyorum bu vesileyle.