Bu Blogda Ara

şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2014 Cuma

Bir şair bir yalnızlık bir ölüm




Uyarıyorum; fena halde hüzün, gözyaşı içerir! 
Gece mece demeden dinlemeye kalkışırsan olacağı bu işte. Daha önce alıştığım Timur Selçuk yorumundan değil bestecisi Münir Nurettin'den dinlemek istedim. Üstüne sözleri Ümit Yaşar Oğuzcan'a ait şiirin hikayesiyle ilgili varsayımları da okuyunca al sana katmerli gözyaşı... 

Efsaneleri severiz, daha doğrusu acıya taparız milletçe. Gitgide doğu toplumlarının bu özelliğini aldığımızı, topraklarımızda yaşanıp içimizde var olanı yadsıyamayacağımızı onaylar oldum, şimdi yazacaklarımın olasılığını kabul etmeye daha bir meyilli olduğumuz için:
Rivayet odur ki Ümit Yaşar karamsar bir şairimizdir, hayatla bir takım alıp veremedikleri olsa gerek yirmi üç kez intihara teşebbüs ettiği söylenir. Bunlardan etkilenen oğlu da gidip Galata kulesinden kendini atar ve avucunda "intihar öyle edilmez, böyle edilir yazılı" son sözlerini bulurlar. Bu zamandan sonra daha da yıpranır ve yazdığı şiirler de bu acıyı taşır bkz. Galata kulesi .

 ''beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, 
denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, 
öylesine yıktın ki bütün inançlarımı; 
beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın..''

Kimilerine göre oğluna kimilerine göre yine melankolik ruh haliyle yazdığı bu sözler her ne sebeple olursa olsun çok ama çok güzel; eşi benzeri olamayacak kadar, her dinleyişte yalnızlığın acısını duyacak kadar. Bazıları liseli, ergenlere hitap eden şair diye yaftalasa da onu, bu sözleri yazabilmesiyle bile gerçek bir şairdir benim gözümde. 

10 Şubat 2014 Pazartesi

Yeşil peri gecesi



   Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikâyesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, "farkına varmış" ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden bırakamayacağınız öyküsü. Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına kadar resmeden Ayfer Tunç'un güçlü anlatımıyla Türkiye'nin çürüyen yüzüne de ayna tutmaktadır.(Tanıtım Bülteninden)

   Okuduğum ilk Ayfer Tunç kitabı ve kesinlikle son olmayacak. Ara ara okuduğumu zannederken ben bir çırpıda bitiverdi, daha yeni alınmış oyuncağımı oynarken kırmış gibi ellerim boş şimdi. Bir yerde gözüme çarpmış olmalı ki okunacaklar listemdeydi ve bir iddia sonucu da benim oldu :) . Instagram'da paylaşmıştım fotoğrafını geldiğinde ve "efsane kitap" türünden bir yorum almak hem sevindirmiş hem de korkutmuştu beni çünkü zaten belli bir beklentiyle girdiğim bu süreci bozacak bir şey olsun istemiyordum. E olumlu bir eleştiri işte bu aksine beni motive etmesi gerekmez mi, derseniz orada işler biraz karışık. Bu tip yorumlar bana genelde fazla poh pohlanan, satışa çıkmadan adını herkeste duyduğum ve okunmuş kadar üzerine yorum yapılan balon yazar/kitapları anımsatıyor da ondan. Neyse ben yine de büyük bir iştahla oturdum okumaya. Açıkçası ilk sayfadan beni kendine bağladı diyemeyeceğim. Konu bilindik Türk filmlerinden olsa gerek temkinli yaklaştım başlarda fakat ne bir avamlık ne de kolaya kaçma, klişelere boğma adına bir şeye rastladım. Bu da beni oldukça sevindirdi çünkü her zaman yaptığım gibi üzerinde fazlaca düşünülüp de okumaya karar verdiğim bir kitaptı. Yalnız bu kendimi yoklama durumu elli sayfaya kadar ancak sürmüştür, sonrasında olayların içine girdiğimi hissettim ve kendimi unuttum. Artık ben yoktum otuzlu yaşlarında kendiyle hesaplaşmalara giren, bilmediğimiz, az sonra anlatacağı, birtakım işlere bulaşan, zaman zaman gençliğine bazen de çocukluğuna gittiğimiz güzel ama çok güzel bir kadın vardı. (Şimdi farkettim de, aslında okumadan önce de duymuştum ama unutturmuş yazar, bu kadının adı yok romanda, geçmiyor ve bunu farketmemişim bile...) Zaman aslında ilerliyor hikayede ama nasıl ki normalde biz de çağrışımlarla geçmişe dönüyorsak, burada da o günlere gidiyoruz yeri geldiğinde. 
   Kitabı elime aldığımda, aslında pek çok şeyi, evirir çevirir, bakıp incelersiniz ya ilkin işte burada beni daha önce rastlamadığım güzel bir sürpriz bekliyordu: En arkada, notlar kısmında birçok şiir, şarkı ve filmden alıntılar. Bu kadar mı denk gelir, hemen hepsi de çok sevdiğim şairlerden; Cemal Süreya, Özdemir Asaf, Edip Cansever, Turgut Uyar...Daha da güzeli bunlar sadece alıntı olmakla kalmamış, hikayenin içine yani hayatın içine yedirilmişti. Zaten bizim gördüğümüz bize göre sonuç, onların yaşadığıysa sebep değil miydi?..
   Bu yılla birlikte artık beğendiğim kısımları not alma alışkanlığıma kavuşayım derken, bunda da başarılı olamadım çünkü neredeyse her sayfada bazen her satırda kaydetme isteğiyle dolup taştım. Sanki onları ben de düşünmüştüm ama söyleyememiştim. Aslında aklımda var olanı yazar cümlelere dökmüştü. Bu yüzden de daha çok sevmiş olabilirim.
   Ekşisözlük yazarlarının alıntıladığı benim de sevdiğim satırlardan bazılarıysa şunlar:

bizde itiraf yoktur.
bizde itiraf eden huzur bulmaz.
bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir.
biz itiraf edersek unutamayız.
biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik. (allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. kurcalayıp durmayın. eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçer.
bizim milli ikilimiz suç ve ceza değildir.
bizim milli ikilimiz suç ve nisyan’dır.

süleyman amcanın elinde en uyumlu milli ikilimiz vardı. rakı şişesiyle kehribar kavun.”


"hayatta ben en çok babamı sevdim. ben ali'de babamı aradım. sonra babam yaşındaki adamlarda ali'yi aradım. babamda eski babamı aradım. bu zincir böyle giderken osman bende annesini aradı. ben kendimi annesiz hissettiğim için anne olmaya korktum. benden iyi bir anne çıkmamasından, kendi parçamdan yaratacağım varlığın, sefillikte beni geçmesinden korktum. doğurmadım. ama osman'ın annesi oldum. osman'ın annesi olduğum anlar bir sonraki güne uyanmama yaradı.

ezcümle, herkes varlığındaki boşluğu doldurmak istiyor. dolduramadan ölüyor. ama uğraşma boşuna, o boşluk dolmaz! varolmanın boşluğu o! dolsa biz, biz olmayız!"


"başka türlü olamazmıydı?"
soru eki mi bitişik olmalı. ayrı yazarsam gözüne batar. scotland yard'da filan mesleki görgü bilgi artırma kurslarına katılmış, kendisine lazım olan ingilizceyi iyi kötü kıvırmıştır uluçmüdürüm. ama türkçesi zayıftır. hem köküne kadar milliyetçidir bunlar, hem kendi dillerini bilmezler. ayrı yazarsam cümlede bir tuhaflık olduğu hissine kapılır. anlam yerini bulmayabilir. eğer dilbilgisi sağlamsa (değildir ya) hoşlanmaz. bu türden iktidarlı ilişkilerde kadınca marifetlerin dışında, kadının erkekten daha iyi bildiği bir şey olmamalıdır. olsa bile kadın asla belli etmemelidir. iktidar her yerdedir, her andadır. sözcüğün içinde, anlamın kenarında, doğasında, dilbilgisinin ayrıntısındadır.


   Gördüğünüz gibi bu kadarcığı bile okunduğunda öncesini, sonrasını, kalanını merak ettiriyor, ardında neler yatıyormuş meğer, diyorsunuz. Hayatın içinden, her gün gördüğümüz, damgaladığımız, hayran olduğumuz, gözlerimizi kaçırdığımız insanların hayatlarını, ruhunun arka sokaklarını öğrenmeye hevesliyseniz tam size göre. İyi ki kitaplar var! 

   Can yayınları kapak tasarımını değiştirmiş, romanımız da bundan nasibini almış elbette; ilk resim eski, ikincisi yenisi. Yeniye ilk planda geri duran ben baştan beğenmesem de bitirdikten sonra hikayenin vuruculuğunu yansıtması açısından başarılı buldum.
   

30 Eylül 2013 Pazartesi

Hayyam'dan



"Dünyada akla değer veren yok madem
Bazen aklı az olanın parası çok madem
Getirin şu şarabı alsın aklımızı
Belki de böyle beğenir bizi elalem"

Bu dörtlük Candan'ımın sesiyle daha bir ünlendi, daha da güzelleşti bence. Hayatta işini iyi yapanlardan olmak ne güzel!

6 Şubat 2012 Pazartesi

Yalnızlık zor-muş-

  
   Dün gece annemle yalnızdık evde. İlk değil bu durum ama bir süredir kalabalık yaşadıktan sonra garip geldi, zor geldi. Canım sıkıldı; sanki bir başkası insanın sıkıntısını alırmış gibi sadece yek vücutsa bile. 

   Yıllar sonra ne tuhaf kendi söylediğinin karşısında olmak. İlk ergenlik çağımda severdim yalnızlığı -belki de herkes gibi-. Bunu hiç kabul etmeyen bir arkadaşım vardı. Kendince yazdığı şiirde de bana gönderme yapmıştı. Hatırladığım kadarıyla:
   "Yalnızlığı sevmem. Nasıl yalnız kalırlar sıkılmadan hiç anlamam doğrusu "